Ormandaki yabani çilekler. Gözüme kaçan sinekler. Yaz gecelerinde damdan düşme rüyaları ve solucanlar. Kışları kardan kapanan yollar ve uluyan köpekler. Köylü çocukları, arkadaşlarım. Yediğim turşular ve sarı kırmızı dikdörtgen okul çantam. Sarı saçlarım ve kediler . Süt içtiğim inekler. İrili ufaklı köpekler. Yazları gidilen İstanbul, ananem ve penceredeki bekleyişler. Bir tek annemin sıcak hissi, ama hep kaybetmekten korktuğum. Babamın en canlı hatırası kırmızı bir bisiklet üstünde benle, belki de sadece bir fotoğraftan kalan aklımda. Arabada çalan Ahmet Kaya şarkıları, şehre taşındığımızda seçtiğim parlak yeşil mobilyalar.
Hepsi bu. Sonra bir gün doğmuş, ananemin oturma odasında kahvaltı ediyorum. Ne garip aynı odada otuz bilmem kaç yıl daha edilen kahvaltılar. İçerde bir kalabalık. Hiçbir şey hissetmiyorum, sadece bir önceki geceden kalma bir karanlık. Beynim her şeyi silmiş, keşke yine silse. Hayatımdaki ilk büyük acı yıllarca görmezden geldiğim. Artık babam yok, benim için hiç var olmamışçasına, artık siyah ayakkabı yok, içinde bir ayakmışım gibi yaşadığım, 30 yıl boyunca, sefil ve beyaz.
Sonrası upuzun saçlı küçük bir kız, evin ziline yetişemeyip biri açana kadar dışarda bekleyen, köksüz ama içine işlemiş bir gururla acınmaktan ölesiye korkan ve yıllar yılı bu acıyı yaşamaktansa, özlemektense, hayal etmektense, acınmaktan kaçan ama hala hep kendine acıyan. Mutsuz, donuk küçük bir kız , akşam altıda şirinler, sabahları gelen küçük kırmızı servis ve küçük martı Jonathan. Bir yaz günü , çok sonra değil , kırılan yumurtalar, saçılan ölüm otoyolun ortasına , can arkadaşım öldü, birazcık mutluyken daha. Ah, gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.
Ama hep devam eden hayat. Neresinden tutsan hayat hep devam ediyor, bu hayat küçük kırmızı kalbimi ısırıp ikiye ayıran.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder